23 Aralık 2007 Pazar

all my friends are getting married and I'm getting drunk

bugün bir arkadaşımın daha düğünü vardı (evlenen arkadaşlarımın sayısını artık net olarak bilmiyorum. eve geliyorum, hooop posta kutuma bir davetiye daha düşmüş) bu seferki bebekliğimden kalma bir arkadaş, hani çocukken evcilik oynadığınız, ergenlik döneminde kumsalda birlikte göz çapkınlığı yaptığınız, pijama partisi verip sabaha kadar kıkırdağınız, öss döneminde yüzünü ayda yılda bir görsen de her gece telefonda dedikodu yaptığınız, üniversitedeyken ise yavaşça yollarınızın ayrıldığını acıyla fark ettiğiniz arkadaşlardan. her neyse, bizim ailelerimiz çok yakındır ve bizi ikiz gibi büyüttüler, bu yapay kardeşlik durumundan dolayı bütün arkadaşlarım arasında evleneceği fikrine en zor alıştığım arkadaşım o oldu. sanki evlenirse bir şeyler eksilecekmiş gibi geldi hep, aramızda medeni haldeki değişimin getireceği kocaman bir uçurum açılmış gibi geldi ki, daha öncekilerde bu sorunu yaşadım. bara gidelim mi? sorusuna sen bana çaya gelsene cevabını veren arkadaşlarım var.
neyse, haseti ve hüznü bir kenara atarsak mutlu ol arkadaşım diyebilirim ancak kendisine, ama biz çay içmeye diil, bara gidelim. bağlanma kelimesi sizin için iple bağlanmış gibi her an beraber olmak diil, birbirine güvenen ve özgürlüğüne saygı duyan bireylerin bağlılığı olsun.
.
.
.

17 Aralık 2007 Pazartesi

lilly's loud chewing

bayılıyorum bu adamlara, inanılmaz absürd ve komikler...

14 Aralık 2007 Cuma

adını koyamadım.

çok canım sıkılıyor. sanırım yine başımınbelasıkalbiminvazgeçilmezağrısıeskisevgilim depresyon geri dönüyor. hayatının amacı bir nevi daha fazla kitap okumak olan ben bir gladyatör evlat edindim, ellerimle besliyor, arenaya, keşif seferlerine yolluyorum. bütün vaktimi onunla geçirip haydutlarla savaşıyorum. çok fazla kahve ve sigara içiyorum, yemek yemeyi ise bazen unutuyorum, bazen 3 gündür boğazımdan hiçbir şey geçmemiş gibi saldırıyorum. eskiden beni sinirden deli eden şeylere gülüp geçiyorum, oysa gülüp geçtiğim şeylere sinir oluyorum. is this called decadance or mutation?
her gün fotoğraf makinamı şarj etmeyi unutup ertesi gün yapılacaklar listeme ekliyorum, oysa fotoğraf çekmek için işe gitmek dışında da dışarıya çıkmak lazım, di mi?
her gün mutlaka bir kere üç yıldır tatil yapamadığım aklıma geliyor? bayramları saymazsak bir kere bile farklı bir yere gidip dinlenemedim, ayaklarımı suya sokup sahilin tadını çıkaramadım.
sabah, öğlen ve akşam üç farklı program hazırlayıp günümü gün edemedim.
hatırlıyorum, bir deniz vardı geçmişimde, gece 11'de canı kahve içmek istediği için ev arkadaşını kandıran ve son metroyla taksim'e gidip kahve içen, gece matinesinde saçmasapan bir film izleyip sabah kadar gülen, bebek yokuşunda güneşin doğuşuna tek başına şahitlik edebilen. sınav zamanı sabah kadar ders çalışıp sınavdan sonra bara gidebilen ve 45 saat uykusuz ama çok mutlu olan.
ben sanırım kendi ellerimle yok ettiğim bir gençliği özlüyorum, bunun adı da depresyon değil, büyümek...
bu yazdıklarım da yazmak değil saçmalamak...

9 Aralık 2007 Pazar

thesis

sevgili blog,
dün bir master programına başvurmadan "öteki"lediğim her şey adına ikinci tezim için araştırmalara başladım. Allah bana akıl fikir versin di mi, git bir yerde master yap, bir tez hocan olsun, yönlendirsin seni. ama problem tamamen benim kargaşalar silsilesine %100 açık bünyem. ben tez yazarsam yine murakami üzerine yazarım, yazar japon dil ingilizce, kimlik bunalımı ve kimliğin parçalanması konusu ise evrensel. benim kimliğimdeki bölünmeler ise tamamen kişisel. hangi aklı başında tez hocası benim gibi bir manyakla uğraşır ki?
bu sefer tezim için kitap listem:
kafka on the shore
dance dance dance
blind willow sleeping woman
the wind up bird chronicles
south of the border west of the sun
sputnik sweetheart
----------------
murakami critics
books related to magic realism and postmodern literature
critics of surrealism
etc.

hala outline yazma aşamasındayım.
tekrar ediyorum, allah bana akıl fikir versin.
amin.
kafamı kurcalayan tek bir soru var bu aralar? what has changed since the flow?

1 Aralık 2007 Cumartesi

hayatımdaki iniş çıkışlardan ve onlardan bu kadar çabuk etkilenmekten yoruldum.
burcumu değiştirmek istiyorum.
bıktım yengeç olmaktan...

tarotun içinde kesişen yazgılar...

fala inanma falsız da kalma deyişinin aksine ben bir zamanlar fala çok inanırdım, attığım her adımdan önce pen kafeye gider, falıma baktırır, ortaya atılan genel geçer cümlelerden aklıma yatanları seçer öyle bir plan biçerdim kendime. çok sonra onun benim terapim olduğunu anladım, fal baktırmaktan vazgeçtim ama fal baktırmanın verdiği anlık hazzı yaşamak gibisi yoktu.
bir ara ben de denedim fal bakmayı, önceleri tutturdum galiba ama sonra bu yeteneğim şurdaki tavuk mu, şu yuvarlak cisim ufoya ne kadar çok benziyor di mi gibi saçmalıklardan öteye pek gidemedi, giderek de kısırlaştı zaten. bütün bunları niye mi yazıyorum, geçenlerde okumaya başladığım ama birazcık daha ön okuma yapmam gerektiğinden yarım bıraktığım kitap yüzünden: Italo calvino'nun kesişen yazgılar şatosu. yazar kişisi hiç üşenmemiş, eline iki farklı tarot destesini almış, kağıtları rastgele dizerek yirmi küsür karakteri bulunan hikayeler çıkarmış, üstelik hepsinde de alt metin okuması ve mitolojiden felsefeye kadar geniş bir alanda referanslar var. yani ciddi bir edebi birikimi olmayanların harcı olamayacak kadar zor bir kitap. alt metin okumasına girilmezse yaklaşık 3 saatte okudum bitti olacak kadar ince. yok, bu referanslara tek tek gideyim dersen edebiyatın karanlık sularına hoşgeldin. ben şu ana kadar verilen refenslardan ancak on yedisini çözebildim, her ara verdiğimde kafamda tarot kartları ve sayfalarca makaleler uçuşuyor ve tekrar tekrar calvino'nun zekasını ve hayalgücünü takdir ediyorum.
dipnot: kitap yapı olarak inanılmaz decameron'u ve doğal olarak canterbury tales'i anımsatıyor, tek farkı karakterlerin bulundukları mekanda, şato ya da meyhane- kitabın iki bölümü var- dilsizleşiyorlar ve dertlerine bu tarot kartları derman oluyor. ellerinde bir deste olduğu için hepsinin hikayesi bir noktada kesişip iç içe girmeye başlıyor. yazar bu noktada kağıtları çapraz yorumlayarak hiç söz almamış karakterlerin hikayesini de kısa kısa anlatıyor.
dünyayı tersten okumaya cesareti olanlara şiddetle tavsiye edilir.
dipnot 2: bakalım hamlet referansını bulabilecek misiniz?

30 Kasım 2007 Cuma

kuşkucu somon iş başında

bir dizi talihsiz serüvenler serisinden çıktım. çalıştıkça ve insanların tanıdıkça gerçekten kötü kalpli (peh peh peh, kırmızı başlıklı kız masalından fırlamış bir kelime oldu ama olsun) ve kötü niyetli insanların olabileceğini görüyorum. başarıyı ve mutluluğu paylaşmak yerine zirvede kendi inşa ettiği haset ve yalnızlık kalesinde tek başına ama mutsuz bir şekilde oturanlar ya da sonuçlarını hesap edemeyip oturacak olanlar, lütfen hayatımdan çıkın ve o çirkin gözlerinizi çekin üstümden.
(biliyorum, okumuyorlar, okumak zaman kaybettiren bir eylem onlar için ama yine de rahatladım.)

11 Kasım 2007 Pazar

the painted veil



dün gece yorgun argın eve geldim ve uzun süredir beklettiğim dvd'lerimden belki de en az ilgimi çekeni izlemeye karar verdim, film bittiğinde ise oturup hüngür hüngür ağladım. (utanarak söylüyorum, bu aralar biraz fazla mı duygusal oldum bilmiyorum)
aldatılan adama ağladım önce, sonra sevgisizlik içinde yüzerken bulduğu ilk dala tutunan ve dalın aslında kırık ve çürük bir dal olduğunu anlayan kadına ağladım, koleradan ölenlere, ülkelerinin ellerinden alınmasına içgüdüsel bir tepki gösteren ama cehaletin en dibinde olanlara ağladım, aşkı bulmuşken koleraya yakalananlara daha da çok ağladım.
salak olmalıyım.

3 Kasım 2007 Cumartesi


bugün 3 kasım,
sonbahar....
fotoğraf çekmek için en güzel zaman, ama izmir'de kızarıp düşen, rüzgarla savrulan bir yaprak görmedim ki hiç.
it's a city of sauntering people.

istanbul'da daha bir sanatçı, daha çok okuyacak malzeme bulan, daha çok düşünen, eleştiren, yorum yapan biriydim.

istanbul'da daha çoktum.
azaldım....

it's all about reflections.

nebula and the cat's eye


I have always had this feeling that sometimes I can express myself better in english, don't wanna talk about pros and cons!!!!!!!
It was just because of the books and the age that you started to show off your inspirations.
inspire my soul...
right now,
it's getting foggy
more drowsiness ma'm,
he is quite busy.

have you seen me?

even I can't see myself clearly, how dare you ? ? ?
kendime kızdığım anlar oluyor. özellikle kendime kızacak kadar zamanım bile olmadığında daha bir kızıyorum kendime.

2 Kasım 2007 Cuma

becoming jane


işte, ne umutlarla izlediğim ama nedense ağzımda kekremsi bir tat bırakan filmlerden biri daha. çok sevdiğim country life, ya da sanat yönetmeninin tebrik edilesi çalışmaları bile kurtaramamış filmi.
  • koyu ingiliz aksanıyla konuşması gereken anne hathaway'ın üstünden başından amerikan aksanı akıyor, denemiş ama olmamış.
  • film ne pride and prejudice kadar başarılı ne de senaryosu sürükleyici.
  • jane austen'ın bütün mektupları kız kardeşi cassandra tarafından yok edildiği ve özel yaşamına dair somut bir kanıt bulunmadığı için tahminimce filmin hikayesi senaristlerin hayal gücüne bırakılmış, onlar da ortaya karışık pride and prejudice, emma, sense and sensibility vs. atmışlar.
sonuç olarak ortaya yandan çarklı mutsuz sonla biten bir romantik komedi çıkmış.

31 Ekim 2007 Çarşamba

bir yılbaşı anısı


Bu benim izlediğim ilk miyazaki filmi...
tarih sanırım 2004'ü 2005'e bağlayan gece. anime kültürüyle ilk tanışmam o gece oluyor. ayrıca o gün akşamüstü sıralarında benimle yakından ilgilenmekten çekinmeyen bir adam evimize geliyor, ona koyu bir kahve yapıyorum, yılbaşını evde yalnız geçirmeme gönlü razı olmayacakmış, inatla bana bunu anlatıyor, gözlerimi kapatıp kahvemi kokluyorum, duymak istemiyorum. kapı çalıyor, geceyi yalnız geçirmek istememin sebebi elinde bir buket çiçekle kapımda. sarılıyorum ona, öteki adam üzülüyor, izin isteyip gidiyor.onun üzülmesine üzülüyorum ama beni üzenin yanında olmayı seçiyorum yine. elinde çiçeklerle bekleyen adama bana beş dakika ver diyorum, giyiniyorum beşiktaşa iniyoruz. yemekten sonra ilk kez öpüştüğümüz çay bahçesine gidiyoruz, yine dalga vuruyor üstümüze, tekrar bu iyi bir işaret olmamalı diyorum içimden ki yanılmıyorum, orada yollarımız ayrılıyor. eve dönüyorum, ellerinde jengayla ayhan ve özlem geliyor. yeni yılı şarapla ve jengayla kutluyoruz ve bu filmi iki kere izliyoruz. o gece miyazaki hayatımıza giriyor.
hüzünlerden küçücük umutlara dalıyorum filmi izlerken.
miyazaki filmlerine ne cips ne patlamış mısır yakışıyor. o gece üçümüz de anlıyoruz bunu.
2004 yılı bitiyor.

mızmız mıyız?

mız mız mız...
grip oldum galiba, gözlerimin altı çöktü, burnum kocaman ve kıpkırmızı. tek sorumlusu benim, havaların soğuyabilme ihtimalini o kadar küçümsedim ki, hava benden öcünü alma gereği duydu. ayrıca yoğun çalıştığımı da söylemem lazım, yüksek sesle ders anlatma sevdamın da bir sonucu olabilir. bu günlerde resim anlatma ve yorumlama aktivitesi veriyorum sınıflarıma. şimdi olay şu, ellerinde bir resim var, bakıp resimdeki kişinin ne hissettiğini söylüyorlar ve ona bir hikaye uyduruyorlar. benim öğrencilerim bu resimler için beş cümle çıkarıp söyleyemiyorlar, ne Türkçe ne İngilizce ben de içten içe öğrencilerime kızıyorum, sadece benim öğrettiklerimle kaldıkları için, yorum yapabilecek seviyeye gelecek kadar kitap okumadıkları için, sınırlı sayıda kelime hazneleri olduğu için... ve sadece ingilizce için değil türkçe için de geçerli bu söylediklerim. biz bile kayıp nesil olarak görülürken bizden sonraki nesile ne diyecekler acaba? bırak kitabı, gazete bile okumuyorlar, işleri güçleri chat yapmak, bir kelimenin birden fazla anlamda kullanılabileceğini algılayaman bir nesile bir şeyler öğretmek zor be blog.

22 Ekim 2007 Pazartesi

music and lyrics

uzun zamandır ilk kez bir romantik komediden bu kadar keyif aldım. music and lyrics. çok keyifliydi. hugh grant'in 80'lerdeki hali ve kıyafetler ve saçlara olan ironik yaklaşım hoştu, ki ben çok severim 80'leri, hem müziği hem tarzı asil bir komedidir benim gözümde hep. 90'lı yıllarda yerden yere vurulan 80'ler işin ilginci benim kuşağım olan, 80'li yıllarda çocuk olanlar için pek kıymetlidir. üniversitedeyken de en çok rağbeti hep 80'ler partisi görmez miydi zaten?


drew mimikleriyle filme renk katmış, her zamanki gibi hafif şekere bulanmış, impulsive highly sensational girl imajıyla çıktı karşımıza. oyunculuğuna lafım yok ama bir kere de şu romantik komedilerde en ufak zorlukta arkasını dönüp gitmeyecek bir kadın karakter yazılsa ne güzel olur diye düşünüyorum.

kıyafetler ise süperdi. nedense romantik komedilerdeki kostümler hep aynı, tamam, konular da aynı ama bence bu filmdeki kıyafetler kıyafetler süperdi. (dedikodumu da yaptım : )




cora karakteri, her ne kadar yardımcı oyuncu olsa da, ironisiyle süperdi. gerçekten müzik piyasası beyin yerine kremalı "şanti" taşıyan insanları barındırıyor,yapımcılar ucundan dokundurmuş .






*****her ne kadar anime tercih etsem de izmir'de anime film bulmak, çölde film bulmaktan daha zor, yine de music and lyrics, kafa dağıtmak, koltuğa uzanıp günün stresinden uzaklaşmak için ideal bir film. hugh grant'in esprileri için bile değer*****

14 Ekim 2007 Pazar

kısa kısa deniz haberleri

  • lost'a kaç gün kaldı diye saymaktan bıktım, 113 gün var, o zamana kadar beklemek patatesliktir. yani, "countdown for lost" out....
    Note: ama sitede durmaya devam edecek, kendimle çelişmeyi severim.
  • şu an baba evindeyim, huzurluyum, mutluyum. bir çocuğun ağzına burnuna bulaştırarak yediği, ama yerken inanılmaz keyif aldığı bir çikolata gibiyim mutluluk bulaşıcıdır.
  • aklımda istanbul var, en çok da Beşiktaş. Eğer hala duruyorsa iskelenin yanıındaki çay bahçesinde çay içip denizi seyretmek en büyük hayalim. taksim'i de çok özledim. alışveriş limitimi istanbula saklamasak mı saklasak mı n'aaapsak?
  • gözüme kestirdiğim kitap ise hop çiki yaya serisinin tamamı, şaka yapmıyorum, var böyle bir seri ve çok keyifli...
  • yıldız tozu diye bir film çıkmış, masal tadında, nedense bana ursula le guin'in hikayelerini anımsattı fragmanı. tabi ki check-list'imde.
  • iki tane organiser aldım, biri pek organiser sayılmaz çünkü üstünde kocaman bir spongebob resmi var. spongebob'lı olna günlük notlarımı, ciddi olana ise işle ilgili notlarımı tutuyorum.
  • facebook olayına tam gaz dalmış, batmış ve daha kim bilir ne olmuş şekilde bakıyorum.
  • sayıal lotodan para çıkarsa kendime bir laptop alırdım herhalde.
  • diyet, bayrama yenik düştü. bundan 5 sene önce, taze bir üniversite öğrencisiyken 30 kilo vermiş, 50 bedenden 38 bedene düşmüştüm. şimdi soruyorum, irademi acaba istanbul'dan İzmir'e taşınırken kayıp mı ettim, yoksa açılmayan kutulardan birinde mi? (evet hala hiç açmadığım kutular var evde) o zaman hemen söyleyeyim. " irademi kaybettim, hükümsüzdür."
  • bütün yaz boyunca izmir'e yağmur yağsın diye dua ettim, çok sıcaktı, çok kuruydu İzmir ve bil bakalım ne oldu? ben antalya'ya geldim, sevgilim aradı. burada şakır şakır yağmur yağıyor haberini verdi. Antalya mı, inanılmaz sıcak, bulutların emaresi bile yok gökyüzünde. bazen insan pek bir bahtsız bedevi olabiliyor. bu dünyaya çocuk getirmek çok mantıklı diil, benim çocuğum ve onun jenerasyonu bizim çok sevdiğimiz pek çok şeyi yaşayamayacaklar, tıpkı bizim kaçırdıklarımız gibi.
  • annemim mezarına gittik babamla bayramın ilk günü, çiçekleri açmış, siyah mermer hafif tozlanmış ama. bana hayat veren kişinin o toprağın altında yattığı gerçeğine alışamıyorum, her an beni arayacakmış gibi geliyor, aramayınca üzülüp daha çok özlesem de onun beni arayabilme ihtimali bile o anlarda beni mutlu ediyor. onun sesinin kayıtlı olduğu eski telefonumu kulağıma götürüp dinliyorum sesini, içimde hep bir sızı, bir pişmanlık var. onunla daha çok vakit geçirebilirdim, yapmadım. ona daha iyi davranabilirdim, sıradan ergenler gibi yapmayabilirdim, ben biliyordum annemin diğer annelerden daha erken öleceğini, ama bu gerçeğe hiç inanmak istemedim... inansan da inanmasan da gerçek gerçektir. anne, beni affeder misin, bakma öyle, benim senden başka annem yok, seni her şeyden çok özlüyorum. Giderken bana bakışını hiç unutamıyorum. anne, duyuyor musun?

7 Ekim 2007 Pazar

3 Ekim 2007 Çarşamba

diyet günlüğü

bu arada uzun süre yokum ama diyetimle ilgili ciddi itiraflarım var.
kıymalı börek, patates kızartması, çikolata hatta ve hatta cips bile yedim.
her gün mekik çektim.
akşam yemelerimi azalttım.
az da olsa yürüdüm.
sonuç: alınan kilo sıfır
kaybedilen kilo sıfır.
cips ve çikolata çok tehlikeli maddeler.

yok

uzun süre uğrayamayabilirim günlüğüme.
hafta içi 4 akşam, hafta sonu ise sabah 9'dan akşam 5'e kadar dersim var. çok çalışmam lazım çoook....
bu dönem öğrencilerim daha mantıklı, lise sınıfım ise her an beni kedi niyetine kesebilir. hissediyorum. (cık cık cık Deniz, 16 yaş grubuna daha anlayışlı olmalısın diyor iç ses ama nafile)

30 Eylül 2007 Pazar

facebook

niye bu kadar populer olduğunu merak ettiğim için girdim aslında facebook'a. niye herkes birbirini davet ediyor, niye herkes kaybettiklerini sanal bir ortamda arıyor,
ve ben niye oradayım sorularının kafama üşüşmesi ise çok uzun zaman almadı tabi.
giderek saçmalayan bir hızda deli gibi büyüyen bir ağ bu, yolda görse yüzüne bakmayacak adam arkadaş listesini genişletme ve popularitesini yükseltme açlığıyla arkadaş ekle butonuna basıyor. sonrası malum, attığın hiçbir mesaja cevap gelmiyor ama listesindesin onun.
acaba medyanın beyin yıkama operasyonunun bir parçası mı bu? magazinelleşmenin farklı bir boyutu. mesela bir adam var beni listesine ekleyen, günde beş kere relationship statusunu değiştiriyor ve bunlar bana bilgi olarak geliyor, bu özel hayatı ifşa etmek diil midir, üstelik toplasan beş cümle etmediğin insanlara...
yozlaşıyoruz.
giderek her şey tek renk olmaya başlıyor.
herkes aynı.

27 Eylül 2007 Perşembe

reading list

yepyeni bir okuma listesi hazırlıyorum ama yeni önerilere ihtiyacım var:
elimdekiler:
1- john fowles- Büyücü
2- italo calvino- Kesişen yazgılar şatosu
3- ahmet ümit- kar kokusu
4- maugham w. somerset- renkli peçe
5- ihsan oktay anar- puslu kıtalar atlası (ludmilla'ya teşekkürler)
6- haruki murakami- after dark (evet, hala siparişini veremedim)

listemi oluştururken okuduğum kitapların listesi çok daha uzun, ama favorim sigmund freud'un biyografisi, bilinçdışının kaşifi oldu. 2005 yazından beri rafta tozlanmaya bıraktığım kafka on the shore yine kimlik sorgulamasına itti beni. bernard shaw ve ölümsüzlüğün sırrı, yarım kaldığı yerden devam etti, yine yarım kaldı. ıtalo calvino ve kozmokomik öyküler ise bu yoğunlukta kafamı toparlayamayacağım kadar simgesel.

herkes 36 beden mi?

babam ve kız arkadaşı şu aralar burada, ben meteliksiz olduğum için babamla birlikte alışverişe çıktık. amacımız içine giremediğim pantolonlarımın yerine (verdiğim kiloları ne ara geri almışım anlamadım???) uygun fiyatlı, çok kaliteli olmayan ama beni birkaç ay idare edebilecek birkaç parça almaktı. kilo aldığımdan beri 42 bedenim, zayıfken de geniş kesimli ya da lycralı 38 bedenlere girebiliyordum ama şimdi lycralı 42 bedenlere sığamıyorum, tamam belki kilo almış olabilirim ama bu 42 bedenler biraz küçülmüş gibi geldi gözüme diye sinirden kudururken babamın aklına çıtı pıtı sevgilisine (evet efendim, 38 beden) pantolonları denetmek geldi. tataaaam, evet o da 38 bedeni bırakın, benim ya bu niye çok dar diye cazgırlaştığım 42 bedenin içine anca girdi. yani, aman dikkat, tekstil piyasası ve diyet piyasası bir olmuş, bize çok kötü bir oyun oynuyorlar. 42 beden diye sattıkları aslında 38 beden. neyse inat ettim, evime 44 beden olan hiçbir şeyin girmesine izin vermeyeceğim, diyetteyim. demin markete gittim, aldım kepekli ekmeğimi, yağsız yoğurdumu, peynirimi. yani yine sağlıklı beslenme zamanı benim, spongebob çantama koyarım mıntıkamı, işe öyle giderim:)
esas konuya dönmek gerekirse o pantolon firmasının ürettiği en küçük pantolon 36 beden ( hesaplarıma göre 32), en büyük bedeni 42 (yaniii, 38) olduğu düşünülürse, Türkiye'de azıcık kalçası büyümüş, göbeği pörtlemiş bir hatun gönlünce giyinemeyecek mi? nedir bu zayıflık takıntısı? sağlık için gerekli evet fakat insan 32 bedenken ne kadar sağlıklı olabilir ki? (yemin ederim kemikleri sayılıyor 32 bedenlerin)
ben şahsen 38 bedene fitim, bakın Kate Winslet'a, bence harika bir vücudu var, ne tığ gibi ince, ne de oradan buradan sarkan yağları var. ideal hatun bu mudur, budur budur.
eh, blogum bir süre diyet günlüğüne dönüşecek sanırım.
spor yapmam da lazım ama daha önce hiç buraya tembel teneke olduğumu yazmış mıydım?

26 Eylül 2007 Çarşamba

aşk mektubu

babacım iyi ki yanımdasın, seni çok özlemişim...
ben seni çoook seviyorum, iyi ki kimsenin babasına benzemiyorsun.

23 Eylül 2007 Pazar

duygu 3

duygu bana bu hayatta en yakın olabilecek insanlardan biri, kaderimin hep bir noktada kesiştiği insan. yine kesiştik ama farklı noktalarda.
düzelecek, geçecek. her şey düzelecek di mi?
düzelir di mi duygus?

duygu 2

üzülme yahu
hayat bu
şiirlerden geçmiyor

duygu

beni anlıyor musun?
anlamadın sanırım.
sadece sana söylüyorum.
no tomorrows for me.
lost in life.

üzgün, mutsuz, yine hayalleri kırılmış

olmadı,
olmadığını anladım.
ben nerede hata yapıyorum?

zaman tutmazlığı

canım ne zaman tatlı bir şeyler yemek istese evde tatlı tadında hiçbir şey olmaz.
ne zaman tuzlu bir şeyler yemek istesem de ev tatlı dolu olur. çikolata, meyve hatta baklava bile olur evde ama gel gör ki bir dilim kaşar olmaz evde şöööle ekmeğin arasına koyup tost makinasına atabileceğim.
bugün 23 eylül pazar, sabah daha 00.48, bugün evden hiç çıkmadım. evde de televizyona boş boş bakma dışında bir şey yaptığım söylenemez. şu an canım tatlı yemek istiyor ve tahmin edin dolapta ne var. salam, sucuk, sosis (ramazan paketinden çıktı üçü bir arada şarküteri modu), ekmek ve bir tane domates. 1 salkımcık üzümüm bile yok.
ben en iyisi boğazıma hakim olup oturayım.
kös
kös

lost'tan kareler

sawyer ve aaron, rüya ikili. aaron'ın sawyer'ın sesini duyunca ağlamayı kesmesini ve sawyer'ın o koca gözlükleri takıp ona kitap okumasını hala çok komik ve sevimli buluyorum.
claire, charlie ve aaron.... fotoğrafta the family yazıyordu. claire ve aaron'ı bilmem ama charlie o ikisini ailesi gibi sevmişti, ayrıca aksanıyla dizinin en şeker adamı oydu.
sawyer'ın hapis fotosu. saç rengine bakın sadece, muhteşem. duruşu, bakışı inanılmaz bir adam bu.

countdown for lost... season 4

renklerde ton uyumsuzluğu



yaz bitti ama ben hala bu ayakkabıyı bulamadım...
üstelik onu kombinleyeceğim bir çantam bile vardı, sadece çanta biraz daha açık renkliymiş şimdi farkettim.




o zaman çantayı boşver.....

21 Eylül 2007 Cuma

yemek yemek yemek
yemek yemeyi seviyorum yahu

20 Eylül 2007 Perşembe

beşiktaş

nedense istanbulda kendimi huzurlu hissetiğim tek yer beşiktaştı. beşiktaşlı olduğumdan diil, ona eminim çünkü ben hiçbir zaman fanatik bir taraftar olmadım. ne taksim kadar eğlenceli, ne bebek, ortaköy ya da arnavutköy kadar şaşalıdır ama çarşıya indiğim anda baştan ayağa aradığım her şeyin en güzelini, en orijinalini bulurdum. yıllarca beşiktaştan giyindim ben, orada yemek yedim, ya da yediğim en güzel yemekleri orada yedim. aradığım bütün fantastik filmleri küçük çarşıdaki cd'ciden aldım, arkadaşlarımla kıymalı börek yedim, elma'da yerine göre kahve yerine göre şarap içtim, hakan pastanesinde oturup çay içtim, geleni geçeni seyrettim, sinanpaşa pasajının altını üstüne getirdim, bir şey almasam bile orada bulunmayı, iki adım atınca kabalcıya ulaşmayı sevdim. mutlaka eve dönmek için tansaş'ın önünde otobüs bekledim. karşıya geçmek için hep beşiktaşa indim, vapur sefası sürdüm. ilk sigara paketimi beşiktaştan almıştım, istanbula ilk geldiğimde yine aynı büfeden annemle halley almıştık, aynı büfe olduğuna eminim üstelik. ben üniversiteye ilk başladığımda hediye fuarları dolmabahçede yapılırdı, şimdiki gibi harbiyede diil, ve ben o zamanlar bütün sevdiklerime oradan hediye alırdım.
zamanında çok aşık olduğum sevgilimle ilk olarak beşiktaşta iskelenin yanındaki çay bahçesinde öpüşmüştüm, çok rüzgar vardı, beşiktaş uyarmıştı beni üstümüze kocaman bir dalgayı atarak.
tanıdığım herkesle mutlaka beşiktaşta bir şeyler atıştırdım, genelliklede alibaba'da kebap yedik. işin ilginç yanı şu ana kadar okuduğum güzel kitapların çoğunu beşiktaştan almışlığım var.
bana hainlik yapmışlığı da yok diil beşiktaşın ama olsun. ben onu hep sevdim. kalbimin bir yeri hep istanbulda kaldı derim, yalan. kalbim beşiktaşta kaldı...
not: fotoğraf benim acemilik zamanlarımdan, kafanızda sağa kaydırın objektifi ya da hayal edin orada, iskelenin yanında bir çay bahçesi var taraçalı.

b1r

bir gün daha geçti, gidiyor.
biri şu maçları durdursun yahu.
bir avrupa yakası sezonu daha açıldı ama bu sefer bir şeylerin eksikliği o kadar fazla hissediliyordu ki, olmamış. işin ilginç yanı her zaman gollum'a benzettiğim ve çok sevmediğim gaffur diildi eksik olan, kimyası tutmamış ilk bölüm senaryosunun.
iş başvurusu yaptığım yerlerin birinden cevap bekliyorum, eğer sen şu anda burayı okuyorsan bana şans diler misin?
okumayı ilk öğrendiğimde sapıkça bir paragrafta kaç tane "bir" kelimesi geçer acaba diye okuduğum bütün kitaplardaki bir'leri sayardım. insan yedisinde neyse 25inde de o.
sarma sarıcam, aylar sonra ilk defa.
pınar izmir'e gelsene, sana da yaparım.
ama yüksek lisansı bırakma.
sıkıntı duvarına bir tekme at, o yıkılır.

iguanaymış yahu

evet, geçen gün kapımıza dadanan kertenkele cinsinden şeker yaratık ne bukalemun ne de timsah yavrusuymuş. o yavru bir iguanaymış, rengi de pembe, beyaz diil. dün yine bana selam verdi pörtlek gözleriyle, sevgilimin yorumu güne damgasını vurdu, bu yaratık sadece senin eve geleceğin saatlerde ortaya çıkıyor, sana aşık galiba. (neden olmasın peperonnim, onun 50 katı olmam ya da bırak aynı familyadan olmamamız neyi değiştirir ki, di mi?)
bugün serkan'ın annesiyle buluştuk, bir heyecanla anlattım Sibel teyzeme, eğer pembeyse kesin iguana yavrusudur aman dikkat eve dadanmasın yuva kurar dedi. bugün ortalarda olmadığına göre henüz dadanma durumları yok, yani umarım.

19 Eylül 2007 Çarşamba

sobeee

Pınarcım sobeledi beni: yanımıza almadan dışarı çıkmayacağımız 3 şey.
çok zor zoru yahu, duruma göre değişir ama ben üç şeyle dışarı çıkamam ki, çıplak hissederim kendimi.
yine de inlik cinlik yapıyorum bir liste sunuyorum.
1- cüzdan ama içinde para, kredi kartları, banka kartları ve kimlik olmalı.
2- anahtar. yalnız yaşayan biri anahtarını unutursa boku yer, ötesi yok.
3- sigara ama değişimli olarak cep telefonu da olabilir. cep telefonlarından nefret ediyorum ama öylesine elimiz ayağımız olmuşlar ki onlarsız adım atamıyoruz. ben de şahsen iki hat, iki telefon var.
sigaraya gelince, günde birkaç paket içtiğim göz önünde tutulursa mutlaka yanımda paket taşımam gerekiyor.
ama bunların dışında (yine pınardan gördüm) çantam dolu ötesi.
1- cüzdan
2- iki adet cep telefonu, biri nokia, diğeri sony ericsson
3- anahtarlık ve bir sürü anahtar
4- kentkart (izmir'in akbili, ben hala akbili doldurtmam lazım diyorum, derdimi anlatamıyorum )
5- selpak mendil
6- ıslak mendil
7- catcher in the rye ( çok hafif, çantayı ağırlaştırmıyor, genelde yolda okuyorum)
8- toka- renk renk, boy boy, çeşit çeşit...
9- dudak nemlendirici nivea, vişne aromalı olandan
10- kıpkırmızı bir ruj ve renksiz dudak parlatıcı (işte bu çok can alıcı, heves edip aldım, işte süremiyorum, çok hafif belkii)
11- not defteri- lila, kareli
12- kalemler, kalemler, kalemler
13- bir adet nazar boncuğu
14- i-pod shuffle
15- rimel
16- 3 tane çakmak, ikisi aynı renk
17- sigara,ve sigaranın atıkları (dökülmüş tütün, dış ambalajı, ilk açıldığında çıkan kağıt vs.)
18- şarj aleti
19- elsa'nın gözleri şiirinin yazılı olduğu bir kağıt (panoya gidiyor)
20- bir sürü broşür, çoğu yemekle ilgili (pizza villa, pizza pizza, kuaför turhan- g.'nin yanına gittiğimde vermişlerdi)
21- fişler
22- tarak
23- güneş gözlüğü
24- rocco strip- keskin nane aromalı
25- ped ve tamalayıcı olarak iki adet ağrı kesici (apranax fort)


yani çanta diil çöplük. temizlemek lazım... belki daha sonra ama. sarma yapmayı planlıyorum.

18 Eylül 2007 Salı

Tie Up My Hands

bu aralar bu şarkıya sardırdım. dinlemeden adım atamıyorum.
bunalım hırkamı yazlıkta bıraktım.
uykum tatile çıktı, insomniam burda.
yoklama bitmiştir.
şarkıyı dinlememek serbest amma velakin derste çikolata yemek yasaktır.

Wipe the make-up from your face
Tie your hair and gently fall from grace
Until I come again
Take the disaffected life
Men who ran the company ran your life
You could have been his wife

I wanna love you but my hands are tied
I wanna stay here but I've been denied
Lets watch the clock until the morning sun does rise

Wipe the sweat from off your brow
All that you believe is here and now
You could have had more doubt

Wipe the shadow from your eyes
Rest your daughter while your mother cries
You could have let him fly

I wanna hold you but my hands are tied
I wanna stay here but I've been denied
I wanna lie here 'til we've killed this bitter doubt

I wanna hold you but my hands are tied
I wanna stay here but I've been denied
Lets watch the clock until the morning sun does rise

I wanna hold you but my hands are tied
I wanna sleep here but I've been denied
I wanna stay here 'til we've killed this bitter doubt

I wanna hold you but my hands are tied
I wanna sleep here but I've been denied
Lets watch the clock until the morning sun comes out
yarın sabah uyanamazsam kendimi asla affedemem.
saat 04.39.
bu blogun saati yanlış anasını satayım. neyim düzgün ki o doğru olacak.
tarih sanırım 18 eylül,
birinin doğum günüydü ama kimin acaba?
hahhaaaahhhahahaaa
kendime kötülük yapmaktan kaçınmıyorum....
kötü kedi deniz
bulanık kafa deniz
kuşkucu somon deniz
murakami kızı deniz
insomniac deniz
cimcime örtmen deniz
serkan'ın sevgilisi deniz
anne ve babasının kızı deniz

deniz
d-e-n-i-z
deniz işte.
"dans eden bir yıldız doğurmak isteyen, önce kendi içinde büyük taşkınlıklar ve kaos yaşamak zorundadır."
f. nietzsche

ilginç bir günün özeti

dün gece rüyamda avrupa yakasındaydım, burhan altıntop, gülse birsel filan. gülerek uyandım, ayrıntılar çok komikti mesela buhran abi bele takılacak tepsi icat etmiş, gezerken (önündeki tepside çayı kahvesi filan var) yiyip içiyordu, esprilerin haddi hesabı yoktu. eveeet, sanırım avrupa yakası metodunu kaptım çünkü rüyamdaki bölümü dizinin gerçeğine bin basardı:) terbiyemi bozdum ama hayalgücüme ve bilinçaltıma methiyeler düzmezsem küser, karanlık gecelere bırakır beni)
bu güzelim rüyayı yine rüya olmalarından kuşkulandığım arka arkaya yaptığım iki telefon görüşmesi kesti. ayrıntılar haftaya.
akşam dersim bitince eve attım kendimi, kapıyı açarken bir baktım kapımda kocaman bir kertenkele var, hem de beyaz. seko geldi o sırada, ben onun beni ziyarete gelmiş minyatür bir iguana olduğunu savundum, serkan da sanki önce yeşildi sonradan beyaz oldu, kesin bukalemundur gibisinden iddialarla çıktı karşıma. nitekim kertenkelecik gözlemcilerinden sıkılmış olmalı ki son hız üst katın merdivenlerine zıpladı.
kapıyı kapattık arkasından...

17 Eylül 2007 Pazartesi

SENDEN
HİÇ

NEFRET

ETMEDİM

BEN



en doğal tonlarda söylüyorum bunu.


senden hiç gitmedim ben.




çember

bıraktığım yerde bulamadıklarıma gülümsüyorum, onları aynı yerde bulsam üzülecektim çünkü. mr. murakami bıraktığım yerde kalmamış belki, ama aynı noktaya geri dönmüş, bundan 3 yıl öncesinde, karga'da konuştuğumuz geceye geri dönmüş.
bir kahve içimlik ömrü kalmış bir ilişkinin son hesaplaşmalarına.
bir çemberin içinde nereye baksa tekerrür denen illetin pençesinde, şarkı şu "benim küçük sevgilim, sanki gerçekmiş gibi" gerçekliğini tartışamasak da.
sahi sen türkçe müzik dinlemezdin di mi?
o zaman "she just wept"i dinle starsailor'dan.
niye ben seni bu kadar çok özlüyorum ki? niye? NİYE?



16 Eylül 2007 Pazar

armağan- ceremonial



bugün herkese bir armağan vereyim istedim, biraz sanal olsa da armağan aramağandır, di mi?
yandaki tuzluk duygu'ya ev hediyesi.
beğendiysen battlestar galactica'ya devam ...






bu diş fırçasını başta kendi çocukluğuma ve tanıdığım tüm veled-i zinalara yolluyorum. süper bir buluş, 80'lerde çocuk olanların zamanında yoktu bunlar, biz TRT'de sadece 2 dakika diyerekten bize diş fırçalama alışkanlığı kazandırmaya çalışan reklamların çocuğuyduk.



bu telefonu biricik sevgilime hediye etsem, traş olurken de konuşabilsek, tamam konuşmadan geçtim, arada bir traş olsa da görsem gül cemalini.





Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü 2000'li yılların tek süper kahramanı, uçamasa da her soruya verecek mantıklı cevaplar bulabilen Xentus ayhantus'a armağan ediyorum.




yandaki venedik resmini ve eğer isterse italya tatilini tam sevgilisinden ayrılırken yokladığım murakami efendi'ye hediye ediyorum. bitirmek bazen başlamaktan daha zor olabiliyor, biliyorum. o konuşmanın nasıl geçtiğini de tahmin edebiliyorum, artık üzülmeni istemiyorum.


bu gece terliklerini ise gündüz yolda yürürken bile önüne bakmaktan aciz olan şahsıma armağan ediyorum.
hediye faslı bitmiştir, içelim.

after dark

murakami'nin okuyamadığım son kitabı bu. (ayrıca okumadığım tek kitabı)
ben sipariş verene kadar tükenmişti, nedense okuması daha da zor olsa da murakami'nin harvill'den çıkan kitaplarını daha çok seviyorum. üstüne notlar almaya kıyamıyorum, gözümden sakınıyorum harvill basımını.

dün gece aylardan sonra ilk kez saat 2'ye doğru uyudum ve sabah 7'de uyandım. insomnia krizimi aşmaya karar verdim, umarım öğlene doğru uyku bastırmaz. dün bütün gündüzümü uykuda geçirip babamdan paparayı yedikten sonra bu insomniac durumuna bir son vermezsem babamın hiddetinin boyutlarının nerelere varabileceğinin bir fragmanını izlemiş bulundum. (yeterince dehşet vericiydi, mazaallah)
işte, after dark, in the morning, this is all I could say.
nietzsche ağladığında'dan bir alıntı: "kimilerine göre benim felsefi çalışmalarım kaygan bir zamine oturtulmuş: görüşlerimde sürekli kaymalar oluyormuş. ama kaya gibi sağlam bir sözüm var: "neysen o ol." gerçekler olmadan kişi kim ya da ne olduğunu nasıl keşfedebilir?"

15 Eylül 2007 Cumartesi

listeler

G. sordu, ne bu allahaşkına, niye her şey bu kadar planlı? (her tarafta bir liste görmenin şaşkınlığıyla)
ben plan yapmadan tuvalete bile gidemem G.cim. G.'nin suratında dumur bir ifade, kahvesinden bir yudum aldı, derin bir nefes aldı. keşke ben de öyle olabilsem dedi. gülümsedim ama anlatamadım G.ye. belki daha sonra.
hayatım, uyguladığım ya da uygulamadığım ya da yarım yamalak bazı maddelerine check attığım bir listeler bütünü. sabah kalkar kalkmaz trt2 haberlerini izlerken başlarım günlük listemi yazmaya.
  • duş al
  • kahve bardağını yıkamadan evden çıkma
  • 3 saat ders var, dersten sonra gelirken markete uğra. (hemen bir alt liste açılır- alınacaklar)
  • balkonu yıka
  • çamaşırları at
  • internetten şu kitabın siparişini ver
  • akşam şu saatte şununla buluşacaksın
  • gece bilmem kaçta yatakta ol çünkü sabah ders var gibi.
hayatımın her anı böyle listelerle dolu. sanırım bende düzen takıntısı var. düzenli olmasam da düzenliymişim gibi kendimi kandırmakta ise ustayım galiba. ne de olsa listelerim, planlarım var. (koccaman bir alkış sarışınlıktan her geçen gün biraz daha pay alan denizkızına)

işte bütün bunları anlatamadım, saçmalamanın da bir sınırı var sonuçta.

you are my sunshine, my only sunshine


bugün dersaneye gittim, yeni başlayacak kurları öğrenmek ve kitaplarımı almak için. her şey çok garipti, bomboş bir odada çok meşguluz imajı yaratılmıştı. konuşmak istediğim konuyu konuşmadan çıktım ordan, yapmacıklıktan h-o-ş-l-a-n-m-ı-y-o-r-u-m...
G.yi aradım, kuafördeymiş, alem kız "atla gel daha benim röflem bitmedi, manikür de yapacaklardı, geç kaldım" diyerek beni resmiyetten gayet uzak, binbir dedikodunun döndüğü bir kuaför dükkanına taşıdı. kahve, sigara derken zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. (kahve için kuaföre, burnuma dayadığı sigaralar için de G.ye teşekkürler)
oradan Karşıyaka çarşı'ya yürüdük, daha doğrusu G. ile Boğaziçi'nin, bölümün anısını yad ettik yol boyunca. G. bizim bölümden mezun olmasına rağmen 4 yıl boyunca bir kere bile karşılaşmamışız, hiç ortak arkadaşımız yok okuldan. Sonra enfes bir köfte ve çay sefası yaptık, sanırım adı köfteci erol'du. enfesssti.
G.'yi zorla eve sürükledim türk kahvesi höpürdetelim diye, konu konuyu açtı, tesadüfen onun çalıştığı üniversitenin ilanına başvurduğumu anlattım, daha detaylı bilgi için nete gir dedi, bir sayfa dolusu telefon numarası, mail adresi vs yazdırdı. siteyi incelerken açık pozisyonların birinde ingilizce öğretmenliğini de gördüm. hemen başvurdum, lütfeeen olsun diye dua etmeye başlıycam birazdan:)
başlığa gelince, sabah canımdan bir parça olarak kabul ettiğim Duygu'cum aradı, sesi çok kötüydü. onun yanında olmayı çok isterdim, ona destek olabilmeyi. bana hep bu şarkıyı söylerdi.
feci bir İstanbul nostaljisi, dostu özlemenin verdiği burukluk, yanında olamamanın verdiği vicdan azabı da cabası.
öyle işte, bu da öyle bir gündü.

13 Eylül 2007 Perşembe

art, as it may seem

deniz gezertozargillerden

birkaç gün önce gezme perisi üstüme tozlarından döktü herhalde, evde durmaz, oturmaz, uyumaz gezertozargillerden oldum. depresif modumu evde bırakıp annemin lise arkadaşı ve onun üniversiteyi taze kazanmış oğlundan tut da eski iş arkadaşlarıma herkesi ziyaret edip bol kahve bol sigara lafladım. tahmin ettiğimden de iyi geldi, en son 1 yaşındayken gördüğüm annemin arkadaşıyla konuşurken bir anda annemi çok özlediğimi anlayıp ağladım, eski iş arkadaşlarımdan son haberleri aldım, içtiğim kahvelerin hepsi taştı (kısmetin taşıyor diye dalga geçtiler), duygu, ayhan, deniz üçü bir aradası olarak telefonda kriz masaları kurduk. adı "rezine" olan ve muhteşem salatalar yapan bir yer keşfettim, çok yemek yememe rağmen 3 kilo verdiğimi anladım, şaşırdım vs vs...
işte benden böyle....
iş konusu mu, daha belli diil.

9 Eylül 2007 Pazar

günlük saçmalamaları

sevgili günlük,

dün çok uyudum, bütün bir haftanın acısını çıkartırcasına, hiçbirini hatırlayamadığım bol rüyalı uykulardaydım.

üç tane kitap var elimde, üçünden de biraz okuyorum, üçü de hiç bitsin istemiyorum.

bugün çok sevdiğim bir arkadaşımın nişanı var. iki gün önce çok sevdiğim başka bir arkadaşım ise nişan yüzüğünü çıkarıp üç yıllık ilişkisine son verdi.

part time çalışmak adamı daha da çok yoruyor onu anladım. hayatımla ilgili çok önemli bir karar verdim, kesinleşince buraya da yazıcam.

evde tam 6 tane ingilizceden ingilizceye sözlük var, her biri tuğla kitap boyutunda.

murathan mungan'ın "yalnız bir opera"sının bazı dizeleri aklıma geliyor kahve içerken. mırıldanıyorum.

bazı insanların evine haftalardır su girmezken köşedeki manav her gün caddeye tonlarca su döküyor, amacı serinlemek mi meyve sebze yıkamak mı bilmiyorum ama yollara dökülen suya içim acıyor.

jane austen'ın hayatının anlatıldığı bir film vizyona girecekmiş, belki girmiştir bile. mutlaka izlemeliyim.

dip dibe yaşadığımız karşı apartmandaki komşularımız sayesinde her anımı biri bizi gözetliyor formatında yaşıyorum, çok seviyorlar benim evimi gözetlemeyi.

annemi çok özledim. şu an onun sesini duyabilmek ve onun yanında olabilmek için neler vermezdim ki.

pazar rehaveti

pazar günlerini sevmiyorum... rehavet çöküyor herkesin üstüne, zaten buralarda herkes bir tembel ya da ben tembelleri çekiyorum. (sanırım bu doğru şık) pazar herkesin dinlenme günü, koskoca karşıyaka çarşı'da bile in cin top oynuyor, olmaz ki canım.


lost'un üç sezonunu da ezberledik, bitirdik. o kadar alışmışız ki 2008 şubata kadar nasıl bekleyeceğiz bilemiyoruz. (by the way, sırf lost'u tv'de izleyebilmek için divx oynatabilen bir dvd player almışlığımız var) jack'in gittiği cenaze kimin cenazesiydi, adadan kimler kurtulacak, desmond'ın kız arkadaşının sırrı ne falan filan.... bu dizinin ilginç yanı şu, on farklı karakter bir araya gelse bile sıkılmadan bu diziyi beraber izleyebiliyor ve konuşacak bir şeyler bulabiliyor, o yüzden daha da çok seviyorum bu diziyi.
(bu arada resmi zamanında bilgisayarıma kaydetmiştim, kaynağı google images olmalı ama çok emin değilim.)
işte böyle....

8 Eylül 2007 Cumartesi

minik kurbağamın izmir seyahati

minik kurbağam geliyor bugün. abla bu ev biraz dağınık mı diyecek, miyazaki filmi izleyelim mi sorusuna sen bilirsin diyecek, kola mı kahve mi sorusuna votka var mı diyecek vs vs....
büyümüş sanırım benim kurbağam.

7 Eylül 2007 Cuma

dekorasyon çılgınlığı


sonbahar geldiiii.....
ne zaman ayaklarım üşümeye başlasa anlarım sonbaharın geldiğini. sonbahar gelince de evde değişim rüzgarları esmeye başlar. kanepem çok rahat ama daha renkli olsa nasıl olur, şurada bir raf daha olsa, üstüne kitaplarımı dergilerimi mi atsam, örtüleri havluları mı yenilesem vesaire vesaire... bu sonbahar için de birkaç dekorasyon kararı aldım:

1- mutlaka ama mutlaka değişik bir pano bulmak (veya yapmak) istiyorum oturma odama. (ikea'dan almam, herkeste var) mesela pop-art bir resmi bir kumaşa bastırıp onu panoya gerdirebilirim, yeter ki orijinal olsun ve benim odama uyum sağlasın.
2- emektar buzdolabımı geçen sene kırmızıya boyamıştım, şirin şirin oturma odasında homurdanıyor (mutfağa sığdıramamıştık taşınırken) acaba yanına küçük elden düşme bir sehpa mı alsam? onu da kırmızıya boyarım, üstüne de turuncu bir vazo ve canlı çiçekler koyarım. buzdolapçık da ebedi yalnızlığından az biraz kurtulur.
3- yemek masası için (o da oturma odasında) turuncu bir masa örtüsü ve turkuaz runnerlar bulmalıyım, hem odanın genel konseptine uyum sağlarlar.
4- yemek masasını mutfağa bağlayan küçük servis penceremin camındaki kartpostalları değiştirsem tam süper olacak. absolut resimlerinin renkleri solmaya başladı. acaba bir kolaj yapıp cama onu mu yapıştırsam?*****
5- yatak odamın parkelerini beyaza boyamak istiyorum, ama ev sahibinin hiddetinden de korkmuyor değilim :(
6- oturma odasına bir armut koltuk gelecek, en büyük boyundan, yazdan kalma bir karar. ayrıca kırmızı kumaşlardan kocaman yastıklar diktirilecek ve içine elyaf doldurulacak, böylece sıcak bir kitap okuma minderi hazırlanmış olacak. ( bu elyaf ve minder olayının maliyeti 7 milyon, şaka gibi)

ve bunun gibi bir sürü fikir, buraya yazdıklarımı (5. madde hariç) uygulamaya başlıyorum. hemen şimdiiii.
not: fotoğrafı kanepenin rengine bayıldığım için kullandım, malesef ki o benim kanepem değil....
çok alakasız olduğunu biliyorum ama bir tane de kırmızı kanepe istiyoruuum.

4 Eylül 2007 Salı

serkan usulü sütlü ekmek

yaz aylarında yemek yapmayı sevmiyorum. sadece taze fasülye, makarna ve ızgaralarla geçiyor bütün yaz mutfağım, eh tabi tembellikten olacak akşamları da kahvaltı yapsam ne olur mantığı güdüyorum. ama bugün çok sıkıldım bu kısıtlı mutfak rezervimden ve sevgilimin adını verdiğim uyduruk (muhtemelen biri benden önce uydurmuştur, olsun ben evde yeniden uydurdum ve benim için ilkti) bir nevi sıcak sandviç yaptım. esin kaynağım yumurtalı ekmek oldu, ama ben hiç yiyemem içinde yumurta olan şeyleri, alerjim var. sütü, 1 çk ayçiçek yağını ve rendelenmiş yağsız kaşar ve tulum peynirini karıştırdım. bu sütlü karışıma bayatlamış ekmekleri batırdım, pasta gibi yanyana dizdim, içinde kalan peynirleri de kaşıkla ekmeklerin üstüne dizdim. fırına attım, pişince de üstüne kırmızı biber ve kuru nane serptim. yumuşacık ve çok lezzetli bir karışım oldu. sekocumla afiyetle yedik, ben de dün izlediğim "how I met your mother" sezon finalinden bir önceki bölüme atfen adını "serkan usulü sütlü ekmek" koydum. bunları yaparken serkan yardım etti mi, kesinlikle hayır, hatta bir ara mutfağa gelip homurdanmışlığı bile var ama olsun. ben aşkımı böyle ifade etmeyi, özenti de olsa, tercih ettim.

3 Eylül 2007 Pazartesi

madonna olcakmış


madonna olcakmış, gülmeyin...
belki yarası var....
çok gülümsemiş mutsuz olmamış, belli şakası var
beş dakika durup bir dinleyin belki bir sözü var
hemen gitmeyin, bekleyin
ayrıca bişi var
bizden farklıymış evet deyin, e sen öylesin
doğuştan starmış, aman deyin,
nazar değmesin
madonna olcakmış gülmeyin....

bittiiii....

fotoğrafı kimin çektiğini ya da nerede çekildiğini bilmiyorum, ama renkli balonlar bana hep nil dünyasını anımsatıyor. madonna'ya gelince, şu an içinde olduğum durumun aynası.

bla bla bla


benim hayatımda iki tane murakami var, biri yazar, okuduğumdan beri beynimde farklı rüzgarlar estiren adam. diğeri, çok sevdiğim arkadaşım. adı murakami değil belki ama ruhları aynı sularda yüzüyor.
işte bu başlık da benim arkadaşım murakami'nin mottosu.
onu tanımak hayatımda çok şeyi değiştirdi. yanındayken kendimi daha çok buluyordum sanırım, sanki dalgalı bir denizde yüzerken kolunu uzatıp kurtarmıştı beni.
sonra bir gün gerçek murakamiyle tanıştırdı beni ve anladım ki bu tanışmadan sonra hiçbir şey normal olamazdı artık. surreal bir döngünün içine girmiştim bir kere, çıkmak mı? bedenim çıksa bile ruhum hep oradaydı artık. hiçbir şey eskisi gibi değildi, hayat aynı değildi. ben nasıl aynı gözle bakabilirdim ki hayata. oturdum ben de, bir tez yazdım. sandım ki, araştırırsam yazarsam kurtulurum. daha da içindeydim artık. kimlik kargaşası, birey olma savaşı, gerçeküstü olayların hayata yön vermesi ve mutlaka bir yolculuk teması. onu okurken hep beynimde beethoven'ın 9. senfonisi çalıyordu. bir hüzünleniyordum, bir şaşırıyordum, bir seviniyordum, sanırım daha çok hüzün hakimdi. bir gün, murakami'nin kehaneti gerçekleşti... I disappeared, not literally.

üzüldüm ve üzdüm ama öyle olması gerekiyordu. gerekçelerim vardı. kendimi haklı çıkaracak milyonlarca sebep sunabilirdim ama sonucu değiştirmezdi. ben de bu ortadan kayboluşun tadını çıkarmaya çalıştım, ne de olsa artık murakami kızı olmuştum.(büyük yanılgı (mı?) )

şimdi o döngünün içinde olduğum günleri özlüyorum belki....

daha renkli, daha anlamlı, hayatımda her şeyin daha fazlası görünüyor buradan bakınca....

o zaman farklı değerlendirsem de yaşadığım şey hayatta bir iz bırakabilme adına çabalamamdı belki. bardaktan boşanırcasına yağmur yağarken şemsiyeyi fırlatıp ıslanmak ve sonrasında zatürre bile olsam ben bunu yaşadım diyebilmekti.
iyi ki yapmışım...

alternatif evlilik yeminleri

işte beni şok eden bir haber daha. yahu bu evlenirken edilen yemin standart diil miydi, eşlerin birbirine bağlılığını her koşulda sağlamayı amaçlayan söz öbekleri diil miydi? ama artık devir değişti, postmodern evlilikler arttıkça yeminler de değişmeye başladı. eh madem değişiklik var, birkaç fikir de benden çıksın da bir yerim şişmesin.

for men:
  • ev işlerinde yardımcı olacağıma
  • hasta olduğunda bir tas çorba pişireceğime
  • işten geç çıktığında maç izlemeyi bırakıp onu işten alacağıma (hapı yuttuk diyordur içinden)
  • 2 senede bir yurtdışına tatile götüreceğime
  • eve misafir getirmeden önce arayıp yorgunluk seviyesini ölçeceğime
  • özel günleri unutmayıp gerekli hediyeleri alacağıma
  • kilo almış mıyım sorusuna her daim mantıklı cevaplar vereceğime (ben tartı mıyım ulan mantıklı bir cevap mı? dooonk... hayır)
  • bu etekle bu bluz uymuş mu sorusuna kafamı kaldırıp cevap vereceğime....
for women:
  • günde elli kere saçma bahaneler uydurup aramayacağıma
  • yerdeki çorapların üstünden atlarken bileğimi burkmayacağıma
  • haberleri izlerken ota boka ağlamayacağıma
  • durup dururken kavga çıkarmayacağıma (ayak havada edilmiş bir yemin)
  • aile bütçemizi sarsacak boyutta alışverişler yapmayacağıma
  • patlayan ampülleri arada bir değiştireceğime (sırayla, bir sen bir ben: işte iş bölümü)
  • kuaföre maaşımın yarısını vermeyeceğime....
yemin ederim.

tabi benimki işin gırgırı ama yazdıklarımı okurken erkekler yapmadıkları şeyleri yapacaklarına, kadınlar ise yaptıklarını yapmayacaklarına yemin etmiş, acaba önyargılarından ne kadar arındırabilir bir insan kendini. ben pek becerememişim galiba.

edit: bu arada gırgır yapmadan kendi evlilik yeminimi söylemek istiyorum. her iki taraf da aynı şey için yemin edecek.

"seni ilk gördüğüm günkü kadar çok seveceğime ve her daim değer vereceğime, her sabah uyanıp yanımda seni gördüğümde seni bana verdiği için Allah'a şükredeceğime, ikimiz için her kararı beraber versek bile birey olarak diğer kişinin de bir hayatı olacağına saygı duymaya, birbirimizi sıkmadan bağlı olma kavramının özgürlüğünü her daim hissedeceğime yemin ederim"

edit: sanırım nikahlarda yemin ederim değil, bunları kabul ediyor musunuz sorusu soruluyordu ama madem alternatif bir şeyler üretiliyor, bu da alternatif olsun.


edit: nedense bu yazımı hiç sevmiyorum....

esra hatun ve yamuk çevirmen diyalogları

moralimi düzelttin cadaloz şey....
bu arada yaptığım çeviriyi beğenmemiş olman beni mahvetti:) ( çoook, yerlerde sürünüyorum bak:)

"non,je ne regrette rien.c'est payé, balayé, oublié.je me fous du passé"

benim çevirim: hayır, hiç pişman diilim. elmalı pay da yedim, balayına da gittim. omzum mu, ağrısı geçti

doğru çevirisi: hayır, hiçbir şeyden pişman değilim. ödendi, süpürüldü, unutuldu.
geçmişten bana ne! (evet, fransızca bilmiyorummmm)

:) yamuk çevirmen deniz

2 Eylül 2007 Pazar

bir burç yorumunun anlık neşe getirisi

aslında ne bahtsız bedeviyim, hiç hayatta şansım yok, iyilik yapmaya çalışsam bile şansım yaver gitmiyor, parasızlıktan sürünüyorum vs vs vs zırvalamayı planlıyordum ki karşıma bir sitede yazılanlar çıktı. kısım kısım copy paste yapıcam, umarım anlatıldığı gibi doğru çıkar.

Over the past two years, financial considerations have ruled almost every decision you made. By now you are tired of all this monetary maneuvering. Happily, very soon, your financial picture will improve dramatically. You will be able to breathe, and the change will be so refreshing, you'll feel you've been given a miracle. Your problem has been Saturn in your second house of earned income, which acted as a wet blanket on all financial negotiations and conditions. On September 2, Saturn will move out of this house and not return until August 2034. You'll be free, dear Cancer! You'll be free!
Since July 2005, Saturn has made making a decent income remarkably hard to do. Employers had little money to offer you, so no matter how impressed they were with your qualifications, and devotion to your job, you were not able to get substantial raises. It had never been so difficult to earn a dollar. It was hard not to take your lack of ability to make money personally, but chances are, it really didn't have anything to do with you. Ancient astrologers likened the aspect you just had with famine and the appearance of the locusts, where nothing grew and nothing but sandstorms blew across the land.

The solar eclipse on September 11 falls in your negotiation house. More importantly, all solar eclipses bring Leo, the natural ruler of your second house of earned income, into the discussion. That means there is a good chance that you will see a financial breakthrough this month. Watch the type of phone calls you get on or just after September 11. You may get a lucrative job offer, especially if you've been out actively seeking work.
If your birthday falls on July 10 or within five days of this date, you will benefit most from this solar eclipse.
If you don't get an opportunity to increase your income near September 11 or the week that follows, wait until the full moon September 26. A terrific promotion or new position could easily come through for you at that time. If you haven't been looking for a better job, you have time - begin dropping hints with your boss at the start of the month and take any calls you get from headhunters.
All month Mars will be in the behind-the-scenes house, so you may not have all the information you need about what is happening behind closed doors until Saturn moves out of this sector on September 28. At that time Mars will go into Cancer, a terrific development, because from that point on you will be in control and in the driver's seat. If you have been having talks but can't seem to get an answer on those talks, everything will come to light at month's end. There is no need to be anxious - everything is moving in precisely the right direction.
Let's talk about Mars for a moment, because what's to come is really exciting! When Mars comes to your sign, as it does once every two years, it comes to help you launch a whole new cycle. Mars brings energy and enthusiasm to whatever you touch, ensuring that your efforts will have a certain presence and luster - in other words, your efforts are noticed.
Usually Mars stays in a sign for seven weeks, but now you will have Mars in Cancer from September 28 to May 9, a very long time. Part of that time Mars will be retrograde - from November 15 to January 30, Mars won't be in as strong a position - so you may encounter delays. The rest of the time, Mars will be working hard for you, so February through early May 2008 certainly looks positively sensational for seeing progress on all your deepest desires! Keep that time span in mind, for it's the right time to launch your dearest projects and endeavors. Jupiter will be in Capricorn by then, which means you will get amazing help from a middleman, agent, broker, collaborator, or spouse / companion / sweetheart, too.
October SHOULD be good, for Mars will be moving in a sure, strong, direct course at the time, but Mercury will slow things down by being retrograde from October 13 to 31. That means that most of us will spend a great deal of time backtracking over previously done projects to root out flaws.
You will feel Mercury's impending retrograde from the start of October, making it not ideal for launching new projects. You can work on projects you've already launched, but I wouldn't advise you to seed new ventures in October, nor should you sign contracts then either. Sometimes what we do just prior to a Mercury retrograde period has to be mopped up during the retrograde period, another reason to hold back.
Cancer loves home and family, but someone connected with your home has been giving you tummy aches. This has been true ever since Venus went retrograde on July 27. (Venus rules your home sector). Now Venus moves forward again on September 8 and everything will soon seem right again. Whew! Home related plans will bolt forward and even relationships with such people as your roommate, spouse, decorator, contractor, landlord, or even the cable guy should improve. Onward and upward!
One point about Venus - for the coming month, Venus will be in your earned income sector, so this is another indication (other than the ones I discussed earlier) that your finances are about to take an upturn!
Chances to enjoy romance should also improve, too. Pluto rules your love sector, but has been snoozing since it went retrograde on March 31. Now, Pluto wakes up on September 7, the date this dwarf planet moves direct. Pluto will stay in top form for months. Wow, dear Cancer, on so many levels, life really is getting better!
This month your best romantic dates will be: September 1 - 2, 5 - 6, 15, 20, 25, and 29.

not: suzan miller'ın sitesinden alıntıdır. sadece yengeç burcu için geçerlidir. benim için tamamen doğrudur. iki senedir ağzımla kuş tutsam da hayatımı azıcık da olsa düzeltememiş, her şeyin ters gitmesine bakakalmış, hayata şaşkınlıkla "what's going on?" demişimdir.

yıldızları kırpmak - devam

"insan bir çiçeği severse ve milyonlarca ve milyonlarca yıldızda yalnız tek bir çiçek açarsa, işte o yıldızlara bakarak mutlu olur. kendi kendine şöyle der: işte orada, o yıldızlardan birinde benim çiçeğim ama koyun çiçeği yedi miydi bütün yıldızlar kararıverir." zaten sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar küçük prens.

bu satırları okuduğum an vazgeçtim yıldızları kırpmaktan...
hayallerimi şekillendirmek için uğraşıp hayalkırıklıkları almaktan...
yıldızlar olduğu gibi güzel. ister kuyruklu olsunlar, ister ufacık bir nokta gibi dursunlar, isterlerse de kayıp küçük çocukların gözlerini şenlendirsinler. çünkü biliyorum ki o yıldızda yaşayan küçük ve nazlı bir çiçek ve yareni küçük prens var...

küçük prens'e gelince... o küçücük elleriyle kalbimin kırıklarını toplamaya çalıştığı günden beri hayranlıkla izliyorum gökyüzündeki evini...

yıldızları kırpmak


yıllarca kaşı gözü olan aydede ve 5 kolu olan yıldızların nasıl gökyüzünde ufacık bir nokta ve bonibon kapağı büyüklüğünde bir yuvarlak olarak göründüğünü merak etmiştim. (kayıp gitmiş çocukluk yıllarım)

çok uzuuuun yıllar sonra, beşiktaşta dolaşırken bir sahaf gözüme çarpmıştı, üniversitedeydim, kalbim kırıktı, yorgundum. o sahafta bir kitap gördüm, yıllardır okumaya yanaşmadığım bir kitap, çocuk kitabı. adı "küçük prens"... hemen aldım kitabı, duyguyla elma'ya gittik, şarap içelim güzelleşelim hesabına. elma'nın içine su katılmış şarabını yudumlamaya başladık arka bahçede. özlemle ayhan geldi bir süre sonra, dedim ya kalbim kırıktı, rastgele bir sayfasını açtım kitabın ve rastgele bir satırdan okumaya başladım.

insomnia

gün pazara döndü. saat neredeyse 3 olmak üzere ve bu uykusuzluk mereti beni öldürecek.

talihsiz saçmalamalar serisi-1

hani herkesin bir eşref saati vardır ya, benim de saçmala saatim var.
talihsiz saçmalamalar serisi 1:

1- bloguma yazı yazarken teknolojiyle aramın ne kadar kötü olduğunu bir kere daha anladım.
2- sawyer: lost'ta nedense en sevdiğim karakter, sadece yakışıklı olmak diil bu, farklı bir çekiciliği var adamın.
3- ben de artık stylish giyinmek istiyorum ama hala kendi tarzımı bulamadım. ( bu çok ciddi itiraf oldu)
4- sütlü kahve eteğimi terziye vermem gerek. (herry'den almıştım indirim zamanı, son iki tane kalmıştı biri 40 biri 38 beden. 40 bedenin içine girince sevinmiştim, yanımdaki hatun ise 38ini kapmıştı, sesizce gülümsemiştik birbirimize, ne de olsa hiç tanımıyorduk birbirimizi, aynı ortamda aynı etekle dolaşma ihtimalimiz yoktu. eve geldim, kuzencan anıl'a eteği göstermek için giydim, ooo alkışlar, çok taş oldun nidaları falan filan. eteği çıkarıp asarken bir baktım, 38 bedenmiş.... şimdi düşünüyorum benimle kıyaslandığında incecik olan o hatun eve gelip 40 bedeni görünce ne yaptı... orasını bilmem ama o gün 38 bedene düştüğümü öğrenip çoook mutlu olmuştum:)
5- lanetli hediye: seni düşünülerek alınmış veya yapılmış bir şeye lanetli demek çok ayıp biliyorum ama N, bana o garip filleri verdiğinden beri hayatımda her şey ters gitmeye başladı. çöpe atsam kızar mısın?
6- bbg evi yeniden başladı, lütfen biri bizi gözetlemese formatına dönüşse şu iğrenç reyting canavarı yarışma.
7- eğer sabah erken kalkmaz zorundaysam (ki bu çok sık oluyor) sabah bir koyu kahve içip yanında sigara tüttürmeden uyanamıyorum. uyanmak için bir üçüncü koşul da trt2 haberleri. bu üçü bir arada olmazsa bütün gün hortlak gibi dolaşıyorum. niye ben normal diilim sorusu kafama gark etmese yine...
8- herkes bir ev hayal eder, ben şu anda yaşadığım eve taşınmadan önce bütün hayallerimi geride bırakmıştım... şu renk koltuğum olsun, 3 odası olsun, pembe panjurları olsun falan filan, o an tek düşündüğüm şey bir an önce bütün eşyalarımı içine atabileceğim güvenli bir yer bulmaktı. emlakçı bezgin gözlerle son bir ev daha var elimizde dediğinde gönülsüzce tamam demiştik babamla. içeri girdiğimiz an doğru ev olduğunu anladım bu geometrik açıdan yamuğa benzeyen evin. gerçekten de aradan geçen bir yıldan sonra ne kadar doğru bir karar verdiğimi anlıyorum... home sweet home misali....

1 Eylül 2007 Cumartesi

eternal sunshine ! of the spotless mind

hayatımı altüst eden, beni ben yapan film. beceriksiz ben, başka bir blog açmaya çalışmış, orda bu filmi anlatmaya çalışmıştım. ama olmadı. anlatamıyorum bu filmi. ordaki yazdıklarımı copy-paste yapıyorum.

hemen akla attila ilhan'ın ayrılık sevdaya dahil şiirini getiriyor.


acilmis sarmasik gulleri kokulariyla baygin
en gorkemli saatinde yildiz alacasinin
gizli bir yilan gibi yuvarlanmis icimde kader
uzak bir telefonda aglayan yagmurlu genc kadin
ruzgar uzak karanliklara surmus yildizlari
mor kivilcimlar geciyor daginik yalnizligimdan
onu cok ariyorum onu cok ariyorum
heryerimde vucudumun agir yanik sizilari
bir yerlere yildirim dusuyorum
ayriligimizi hisettigim an demirler eriyor hirsimdan
ay isigina batmis karabiber agaclari gumus tozu
gecenin irmaginda yuzuyor zambaklar yaseminler unutulmus
tedirgin gulumser
cunku ayrilik da sevdaya dahil cunku ayrilanlar hala sevgili
hic bir ani tek basina yasayamazlar
her an otekisiyle birlikte hersey onunla ilgili
telasli karanlikta yumusak yarasalar
gittikce genisliyen yakilmis ot kokusu
yildizlar inanilmiyacak bir irilikte
yansimalar tutmus butun sahili
cunku ayrilmanin da vahsi bir tadi var
oyle vahsi bir tad ki dayanilir gibi degil
cunku ayriliklar da sevdaya dahil
cunku ayrilanlar hala sevgili
yalnizlik hizla alcalan bulutlar karanlik bir agirlik
hava agir toprak agir yaprak agir
su tozlari yagiyor ustumuze
ozgurlugumuz yoksa yalnizligimiz midir
eflatuna calar puslu lacivert bir sis kusatti ormani
karanlik coktu denize yanlizlik cakmak tasi gibi sert elmas gibi keskin
ne yanina donsen bir yerin kesilir fena kan kaybedersin
kapini bir calan olmadi mi hele elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kugu boynu parmaklari uzun ve ince
simsicak bakislari suc ortagi kacamak gulusleri gizlice
yalnizlarin en buyuk sorunu tek basina ozgurluk ne ise yarayacak
bir turlu cozemedikleri bu olu bir gezegenin soguk tenhaligina
benzemesin diye ozgurluk mutlaka paylasilacak suc ortagi bir sevgiliyle
sanmistik ki ikimiz yeryuzunde ancak birbirimiz icin variz
ikimiz sanmistik ki tek kisilik bir yalnizliga bile rahatca sigariz
hic yanilmamisiz her an dusup dusup kristal bir bardak gibi
tuz parca kirilsak da hala icimizde o yanardag agzi
hala kipkizil gulumseyen sanki atesten bir tebessum zehir zemberek askimiz

sevdiğin birini beyninden sildirme işlemi bana çok acımasızca geliyor, özellikle joel barish'in lütfen bunu silme diye yalvardığı sahneyi gördükten sonra. hayatı silmek bu kadar kolay olmamalı...

--------bir sene önce bu film üzerine saçmaladıklarım------------

dünya çizgi çizgi diilmiş, öyle değilmiş ben gördüm... (ne alakaysa artık aklıma geldi yazdım buraya) uzun süredir space'ime giremiyordum. En nihayetinde under restriction kalktı. Please no restrictions!! the right to write.

I cant quite understand what's going on in my life but I'm aware that I'm on the verge of a serious change. It's a flow that I can not control and foresee. Let's see it...

bu arada hayatımın filmi vizyona girdi. Eternal sunshine of the Spotless Mind. beni tanıyan herkes bilir bu filme tutkumu, ama bir daha, en azından bir süre, izlemeyi düşünmüyorum. hele sinemada o kadar kişinin içinde her satırını ezbere bildiğim bir filmi izlemek düşüncesi garip geldi. Eğer izlemeyi düşünen varsa mutlaka gitsin ama bence izledikten sonra birkaç kez daha üzerinden geçilmesi gereken bir film. öncelikle bütün efektlerin bilgisayarla değil ışık oyunlarıyla yapıldığını söyleyeyim, senaryonun Hollywood'dan ne kadar uzak olduğunu, karakterlerin ne kadar detaylı çalışılıp seyirciye sunulduğunu, her diyalogda alt metin okumalarının yapılması gerektiğini ve senaryonun ne kadar çarpıcı olduğunu söylemeden geçemiycem. Jim carrey'i eğer komedi filmlerinde seviyorsanız bambaşka bir Jim carrey'le tanışmaya hazır olun, oynadığı nadir dramlardan biri çünkü. Kate Winslet biraz aşmış kendini, Clementine karakteri kendi deyimiyle biraz "anı anına uymayan" bir karakter. ingilizcesini hatırlayamadım şu anda (what a shame!) ama kate bayağı iyi oynamış. Hatıralarını gömmek isteyenlere gerçek acının o anda da başlayabilecğini anlatan film, hatırlamamak en büyük acılardan biri oluyor, çünkü biz balık değiliz, bizi insan yapan şeylerden biri hatırlamak falan filan... not: son cümleler tamamen mitoloji dersinin üzerimde bıraktığı etkilerdir, Suna Ertuğrul'u tanıma şansı bulan insanlar anlayacaktır bu satırları.( bu arada cümleyi yarım bırakma ve yeni konuya geçme konusunda da ondan esinlendim:)

I walked out the door. There's no memory left.

--------------------------------------------------------------------------------------

edit: ingilizcesi "impulsive"di. beni en çok anlatan kelime aslında, içten içe clementine mıyım diye soruyorum. bilmem....

carpe diem

heyooo, artık benim de bir blogum vaaar nidaları atıyorum evin içinde. masanın üstünde kahve bardakları ve dolmuş bir kültablası , boş cdler, artık yazıp yazmadıklarını merak etmediğim tükenmez kalemler, bir kutu dolusu raptiye, iki üç tane not defteri, çoook eski bir cep telefonu, pandora kitabevinin yolladığı bir faturanın zarfı (üstü telefon numaralarıyla dolu, temize çekmek lazım), bir sayısal loto kuponu var ve bilgisayarın arkasından göz kırpan mantar pano doluluğuyla her an masaya düşecekmiş izlenimi veriyor... üstünde anılarımı dondurduğum mutlu fotoğraflar, telefon numaraları (ne alıp veremediğim varsa şu telefon numaralarıyla), ilginç kartpostallar, dergiden kestiğim ne idüğü belirsiz bir resim, birkaç sinema bileti, birkaç şiir ve akla zarar post-itler var. seviyorum bu dağınıklığı...
bahane bulmak mı, yok canım, yaratıcılığımı artırıyor bu dağınıklık...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...