konuk yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
konuk yazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2011 Pazartesi

the one with....

pek sevdiğim arkadaşım ( bu blogda sık sık adı geçen)Gizem artık blogger oldu, hem de blogların kapandığı dönemde :)) kendisine konuk yazarım olur musun dediğimde tabi ki demişti, yazısı geldiğinde ise ben bloglara giremiyordum. geç olsun güç olmasın diyerek yazısını yayınlıyorum. (teşekkürler minnağım :)
The One With…


Eh eninde sonunda elime kalemi alıp bir yerden başlamak gerekiyor değil mi? Bir süredir takip ediyorum buraları pek bir eğlenceli pek bir özendirici geliyor, gıpta ediyorum. Okudukça benim de içimden yazmak geliyor, ben de mi adım atsam şu blog dünyasına diye düşünmüyor değilim. Az düşünmedim hani ne yazsam diye şimdi ve pek bir lakırdısını yaptığımız şu ‘arkadaşlık’tan dem vurasım geldi.
Son dönemde friends’i 2356.kez bitirince insan ister istemez kendi dostluklarına ve çevresine bakmaya başlıyor. İş kendine bakmaya başlayınca aslında dizideki ilişkiler gözünde ütopikleşmeye başlıyor. Bizde mutlaka birinin egosu bu bağdan önce gelir, sürtüşmeler çıkar ve daha olgunlaşmamış ilk zayıf halka ile grup dağılır. Bu kaç yaşında olursan ol ne yazık ki değişmez. Herkesin kendine işe güce verdiği, evlenip gittiği bir zaman dilimi içerisindeyim. Maşallah arkadaşlarım patır patır evlenmeye başladı, geri kalanı ise iş için farklı şehirlere hatta ülkelere(!) gittiler. Eh hal böyle olunca bana kalan da sheldon cooper’dan hallice bir sosyal hayat oldu. Bu yüzden belki de bu dizideki dostluk bağı bana -neredeyse- ütopik geliyor. İnsan her daim yeni sosyal ortamlara girerek yeni arkadaşlıklar kurabilir elbet ama onların da sahip olduklarının mertebesine ulaşması için belli bir sürece ihtiyacı vardır. Senelerini ve de emeğini koyduğun bir dostluğu ise karşı taraf bir çırpıda yıkabiliyorsa senin neyine friends’miş ya da himym’mış..
Neyse buralar benim pesimistçe at koşturabileceğim sahalar değil. Bunun için sizi kendi sahama davet edebilirim ancak.
PS: Bu yazıyı tee şubatın bir zamanlarında istemiştin benden. Eh ama işte ben anca bir şeyler karaladım sonra zaten digiturk’ün güzellikleri(!) oldu sonra yan yattı çamura battı falan.
Neyse artık noktayı koymanın zamanı geldi. Kuşkucu somonuma, f*r*i*e*n*d*s’teki gibi bir dosta…
Kaynak : fond-ecran-wallpaper.fr

18 Şubat 2011 Cuma

ilk konuk yazarım

merhabaa,
bilgisayarım çöktüğü için bir süredir internete giremiyordum, açtığımda ise canım arkadaşımın, konuk yazarım olur musun teklifinin hemen ardından yazdığı yazısını gördüm, nasıl güzel yazmış. B. benim hem liseyi hem üniversiteyi beraber okuduğum, en özel sırlarımı paylaştığım, bir dost sesi duymak istediğimde yanımda olan arkadaşım, ne güzel yazmışsın. kalemine sağlık. işte B.'nin yazısı, sevgiler

------------------------------------------------------------------------------

Kuşkucu somon blogunda konuk yazar olmamı teklif ettiğinde çok sevindim ve heyecanlandım. Eşim gören de yeni kitabın basılacak diye dalga geçti. Olsun, benim için önemli. Blog dünyasına adım atıyorum. Zaten hafif egoist bir tarafım var, farkındayım. İnsanlar yaptığım şeyleri görsün istiyorum. Buna bir de yazı yazma aşkı eklenince tadından yenmez oldu. Zaten epeydir günlüğüme de yazmıyorum iç edebiyat alemime bir nevi özür olsun bu.

Şimdi geldik önemli konuya, ne yazacağım? İki gündür kafa patlatıyorum. Bir de kendi blogum değil o yüzden sorumluluğum daha büyük. Hani kendiniz için bir şeyi çok beğenir ama paranıza kıyamazsınız fakat söz konusu olan yakın bir arkadaşınıza hediye almaksa en pahalı mağazaları ayaklarınız patlayana kadar dolaşır buna bayılır dediğiniz şeyi birkaç mevsim geçince bitecek olan taksit sayılarıyla öder alırsınız. Benimki de o hesap. Kendi köşem olsa herhangi bir şeyi yazabilirim ama kuşkucu somonun gerçekten adı gibi şeker pembesi bloguna yakışan yazının konusuna bir türlü karar veremiyorum. Modayla ilgili bir şey yazayım desem kredi kartı ekstrelerim yüksek olduğu için bir süredir alışverişe tövbeliyim. (Tövbeli olduğum halde ekstreler hala yüksek bunu anlamıyorum ama neyse). Kitap desem çok satanlar listesinden kopmuş durumdayım. Yeni kitap alacağım 2 haftadır karar veremiyorum nihayet bugün kuşkucu somonun tavsiyesiyle “Sır tutabilir misin?”i sipariş ettim. Zaten öyle kafa yorup felsefe yaparak okumuyorum ki. Benim için kitap eleştirisi “çok güzel” ya da “sıkıcı” veya en uzun şekliyle “başları sıkıcı da sonradan epey merak uyandırıyor”. Film desen en son televizyonda Slumdog Millionaire’i izleyip “Bu ne ya Türkiye’de çekilse Yeşilçam diye dalga geçersiniz, 5-10 Oscar’ı nesine vermişler” yorumumdan sonra eşimin hafif alaycı bakışlarına maruz kalıp “Bak Beyazperde’yi açıyorum kesin orda benimki gibi yorumlar vardır diye” destekçi arayışına girdim. Dizileri izlemiyorum daha doğrusu gününü kaçırdıktan sonra aklıma geliyor. Bir ara Walking dead’i yakalayıp izleyeceğim inşallah. Hmm. Hah buldum ebru yapıyorum. Daha doğrusu yapıyordum. Yüksek lisans, iş ev derken vakit ayıramaz oldum ona da. Ama tamamen bırakmadım dersler bitsin mutlaka tekrar başlayacağım. Gezi yazısı yazabilirim. Bu sefer de Antalya’da dedemin portakal ağaçları veya İstanbul Boğazı aklıma gelir ağlarım filan gerek yok. (Bu yıl gitmeyi çok istediğim iki yer var onları yazmadan geçemeyeceğim 1. Çanakkale 2. İzmir).

Sabredip okuduysan sevgili okur gördüğün gibi çok şey yapmaya, çok şeyle ilgilenmeye çalışıyorum. Hepsinde becerikli miyim? Tabii ki hayır ama seviyorum bu maymun iştahlı halimi, hiçbir şeye yetişemeyişimi. Her telden çalıyorum. Kendimi böyle kabul ettim ve şu kısacık dünyada o anda beni ne mutlu edecekse yapıyorum. Evet, elbise dolabım dağınık, buzdolabım dağınık. Ama ben dağınık dolabımı seviyorum. Dağınık hayatımı seviyorum. Bu, kendini beğenme değil, kendiyle barışık olma denebilir belki, ama bence önemli olan laf olsun diye değil içinden gelerek, kolaycılığa kaçmak için değil de gerçekten, aldığın nefesin hakkını vererek ve tedirgin olmadan “ben böyleyim” demek. “Bir şeyi yapıyorsan en iyisini yapmalısın”a da katılmıyorum. Bir şeyi yapmak istiyorsan sadece yapmalısın, denemelisin. En iyisini değil en kendincesini yapmalısın o işin. Mükemmel olmaya çalışmakla kendimi yoruyormuşum hep, kendimi çok yargılıyormuşum. Bu sene bunu anladım. Artık kendimi daha rahat bırakıyorum ve kendimi, hayatı, iyi olan her şeyi daha çok seviyorum. Sürekli şikayet eden insanlardan uzak duruyorum, bir de burnu Kaf dağında olanlardan. Dünya tatlısı iki tane yeğenim var bir şeyler öğrenmek için onların saflığına, gülüşlerine bakıyorum en çok.

Ha, bir de 1000 parçalık yeni bir yap-boza başladım…
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...