31 Ekim 2007 Çarşamba

bir yılbaşı anısı


Bu benim izlediğim ilk miyazaki filmi...
tarih sanırım 2004'ü 2005'e bağlayan gece. anime kültürüyle ilk tanışmam o gece oluyor. ayrıca o gün akşamüstü sıralarında benimle yakından ilgilenmekten çekinmeyen bir adam evimize geliyor, ona koyu bir kahve yapıyorum, yılbaşını evde yalnız geçirmeme gönlü razı olmayacakmış, inatla bana bunu anlatıyor, gözlerimi kapatıp kahvemi kokluyorum, duymak istemiyorum. kapı çalıyor, geceyi yalnız geçirmek istememin sebebi elinde bir buket çiçekle kapımda. sarılıyorum ona, öteki adam üzülüyor, izin isteyip gidiyor.onun üzülmesine üzülüyorum ama beni üzenin yanında olmayı seçiyorum yine. elinde çiçeklerle bekleyen adama bana beş dakika ver diyorum, giyiniyorum beşiktaşa iniyoruz. yemekten sonra ilk kez öpüştüğümüz çay bahçesine gidiyoruz, yine dalga vuruyor üstümüze, tekrar bu iyi bir işaret olmamalı diyorum içimden ki yanılmıyorum, orada yollarımız ayrılıyor. eve dönüyorum, ellerinde jengayla ayhan ve özlem geliyor. yeni yılı şarapla ve jengayla kutluyoruz ve bu filmi iki kere izliyoruz. o gece miyazaki hayatımıza giriyor.
hüzünlerden küçücük umutlara dalıyorum filmi izlerken.
miyazaki filmlerine ne cips ne patlamış mısır yakışıyor. o gece üçümüz de anlıyoruz bunu.
2004 yılı bitiyor.

mızmız mıyız?

mız mız mız...
grip oldum galiba, gözlerimin altı çöktü, burnum kocaman ve kıpkırmızı. tek sorumlusu benim, havaların soğuyabilme ihtimalini o kadar küçümsedim ki, hava benden öcünü alma gereği duydu. ayrıca yoğun çalıştığımı da söylemem lazım, yüksek sesle ders anlatma sevdamın da bir sonucu olabilir. bu günlerde resim anlatma ve yorumlama aktivitesi veriyorum sınıflarıma. şimdi olay şu, ellerinde bir resim var, bakıp resimdeki kişinin ne hissettiğini söylüyorlar ve ona bir hikaye uyduruyorlar. benim öğrencilerim bu resimler için beş cümle çıkarıp söyleyemiyorlar, ne Türkçe ne İngilizce ben de içten içe öğrencilerime kızıyorum, sadece benim öğrettiklerimle kaldıkları için, yorum yapabilecek seviyeye gelecek kadar kitap okumadıkları için, sınırlı sayıda kelime hazneleri olduğu için... ve sadece ingilizce için değil türkçe için de geçerli bu söylediklerim. biz bile kayıp nesil olarak görülürken bizden sonraki nesile ne diyecekler acaba? bırak kitabı, gazete bile okumuyorlar, işleri güçleri chat yapmak, bir kelimenin birden fazla anlamda kullanılabileceğini algılayaman bir nesile bir şeyler öğretmek zor be blog.

22 Ekim 2007 Pazartesi

music and lyrics

uzun zamandır ilk kez bir romantik komediden bu kadar keyif aldım. music and lyrics. çok keyifliydi. hugh grant'in 80'lerdeki hali ve kıyafetler ve saçlara olan ironik yaklaşım hoştu, ki ben çok severim 80'leri, hem müziği hem tarzı asil bir komedidir benim gözümde hep. 90'lı yıllarda yerden yere vurulan 80'ler işin ilginci benim kuşağım olan, 80'li yıllarda çocuk olanlar için pek kıymetlidir. üniversitedeyken de en çok rağbeti hep 80'ler partisi görmez miydi zaten?


drew mimikleriyle filme renk katmış, her zamanki gibi hafif şekere bulanmış, impulsive highly sensational girl imajıyla çıktı karşımıza. oyunculuğuna lafım yok ama bir kere de şu romantik komedilerde en ufak zorlukta arkasını dönüp gitmeyecek bir kadın karakter yazılsa ne güzel olur diye düşünüyorum.

kıyafetler ise süperdi. nedense romantik komedilerdeki kostümler hep aynı, tamam, konular da aynı ama bence bu filmdeki kıyafetler kıyafetler süperdi. (dedikodumu da yaptım : )




cora karakteri, her ne kadar yardımcı oyuncu olsa da, ironisiyle süperdi. gerçekten müzik piyasası beyin yerine kremalı "şanti" taşıyan insanları barındırıyor,yapımcılar ucundan dokundurmuş .






*****her ne kadar anime tercih etsem de izmir'de anime film bulmak, çölde film bulmaktan daha zor, yine de music and lyrics, kafa dağıtmak, koltuğa uzanıp günün stresinden uzaklaşmak için ideal bir film. hugh grant'in esprileri için bile değer*****

14 Ekim 2007 Pazar

kısa kısa deniz haberleri

  • lost'a kaç gün kaldı diye saymaktan bıktım, 113 gün var, o zamana kadar beklemek patatesliktir. yani, "countdown for lost" out....
    Note: ama sitede durmaya devam edecek, kendimle çelişmeyi severim.
  • şu an baba evindeyim, huzurluyum, mutluyum. bir çocuğun ağzına burnuna bulaştırarak yediği, ama yerken inanılmaz keyif aldığı bir çikolata gibiyim mutluluk bulaşıcıdır.
  • aklımda istanbul var, en çok da Beşiktaş. Eğer hala duruyorsa iskelenin yanıındaki çay bahçesinde çay içip denizi seyretmek en büyük hayalim. taksim'i de çok özledim. alışveriş limitimi istanbula saklamasak mı saklasak mı n'aaapsak?
  • gözüme kestirdiğim kitap ise hop çiki yaya serisinin tamamı, şaka yapmıyorum, var böyle bir seri ve çok keyifli...
  • yıldız tozu diye bir film çıkmış, masal tadında, nedense bana ursula le guin'in hikayelerini anımsattı fragmanı. tabi ki check-list'imde.
  • iki tane organiser aldım, biri pek organiser sayılmaz çünkü üstünde kocaman bir spongebob resmi var. spongebob'lı olna günlük notlarımı, ciddi olana ise işle ilgili notlarımı tutuyorum.
  • facebook olayına tam gaz dalmış, batmış ve daha kim bilir ne olmuş şekilde bakıyorum.
  • sayıal lotodan para çıkarsa kendime bir laptop alırdım herhalde.
  • diyet, bayrama yenik düştü. bundan 5 sene önce, taze bir üniversite öğrencisiyken 30 kilo vermiş, 50 bedenden 38 bedene düşmüştüm. şimdi soruyorum, irademi acaba istanbul'dan İzmir'e taşınırken kayıp mı ettim, yoksa açılmayan kutulardan birinde mi? (evet hala hiç açmadığım kutular var evde) o zaman hemen söyleyeyim. " irademi kaybettim, hükümsüzdür."
  • bütün yaz boyunca izmir'e yağmur yağsın diye dua ettim, çok sıcaktı, çok kuruydu İzmir ve bil bakalım ne oldu? ben antalya'ya geldim, sevgilim aradı. burada şakır şakır yağmur yağıyor haberini verdi. Antalya mı, inanılmaz sıcak, bulutların emaresi bile yok gökyüzünde. bazen insan pek bir bahtsız bedevi olabiliyor. bu dünyaya çocuk getirmek çok mantıklı diil, benim çocuğum ve onun jenerasyonu bizim çok sevdiğimiz pek çok şeyi yaşayamayacaklar, tıpkı bizim kaçırdıklarımız gibi.
  • annemim mezarına gittik babamla bayramın ilk günü, çiçekleri açmış, siyah mermer hafif tozlanmış ama. bana hayat veren kişinin o toprağın altında yattığı gerçeğine alışamıyorum, her an beni arayacakmış gibi geliyor, aramayınca üzülüp daha çok özlesem de onun beni arayabilme ihtimali bile o anlarda beni mutlu ediyor. onun sesinin kayıtlı olduğu eski telefonumu kulağıma götürüp dinliyorum sesini, içimde hep bir sızı, bir pişmanlık var. onunla daha çok vakit geçirebilirdim, yapmadım. ona daha iyi davranabilirdim, sıradan ergenler gibi yapmayabilirdim, ben biliyordum annemin diğer annelerden daha erken öleceğini, ama bu gerçeğe hiç inanmak istemedim... inansan da inanmasan da gerçek gerçektir. anne, beni affeder misin, bakma öyle, benim senden başka annem yok, seni her şeyden çok özlüyorum. Giderken bana bakışını hiç unutamıyorum. anne, duyuyor musun?

7 Ekim 2007 Pazar

3 Ekim 2007 Çarşamba

diyet günlüğü

bu arada uzun süre yokum ama diyetimle ilgili ciddi itiraflarım var.
kıymalı börek, patates kızartması, çikolata hatta ve hatta cips bile yedim.
her gün mekik çektim.
akşam yemelerimi azalttım.
az da olsa yürüdüm.
sonuç: alınan kilo sıfır
kaybedilen kilo sıfır.
cips ve çikolata çok tehlikeli maddeler.

yok

uzun süre uğrayamayabilirim günlüğüme.
hafta içi 4 akşam, hafta sonu ise sabah 9'dan akşam 5'e kadar dersim var. çok çalışmam lazım çoook....
bu dönem öğrencilerim daha mantıklı, lise sınıfım ise her an beni kedi niyetine kesebilir. hissediyorum. (cık cık cık Deniz, 16 yaş grubuna daha anlayışlı olmalısın diyor iç ses ama nafile)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...